Meramımız...

Hayatı anlamaya, kavramaya ve de gönlümüzce yaşayabilmeye dair öğrendiğimiz –izlediğimiz- yaşadığımız her şey bizleri dağlıyor, yaralıyor, acz içinde bırakıyor. İnsanlığımız içinde ‘sorun’ diye tanımladığımız ve farkında olduğumuz en küçük hadiseler bile ‘çalıştığımız, yaşadığımız her yerde’ bir yandan birlikte davranarak, düşünerek aşabileceğimizin heyecanını duymamıza, diğer yandan mevcut hayatı biçimleyenlerin etkinliği karşısında güçsüzlüğümüzü hissettiriyor. .

Lakin, insani olanı hayatımızda oluşturmaya- geliştirmeye dair her çabanın böleni, mıncıklayanı o kadar çok ki... Orta yerde niyetinden şüphe etmeyeceğimiz o kadar çok kişi- kurum- kuruluş- çevre açıklanmaya çalışılan ve ‘-sa, -se’ ekleriyle ya da ‘uyandırma- bilinçlendirme- öğretme...’ edalarıyla tefrik edilmiş yığınla kelam duruyor... Ne hikmetse yıllar geçiyor ve söyleyenler değişiyor; söz ve de hayat değişmiyor. Söyleyenler eleştirdikleri hayatla daha uzlaşır bir hayata ya da kimin kulak verdiğine, sözün canının kalıp kalmadığına bakmadan söyleşmeye devam ediyorlar...‘Sözle hayatı, hareketle meramı birleştirmek, birbirinin can suyu olmasını sağlamak mümkün değil mi?’ dedik. Mümkün olduğuna inandık.

Daha daha daha söylenebilecek söz pek çok olsa da... Bugün biriktirdiğimiz kadarını söylemek istedik. Sözümüzün azlığı ufuksuzluktan, günü birlik bir hal ve yüzeyden akar olmamızdan ziyade.. söze itibarını ve de canını vermek gerektiğine inancımızdan..

Başladığımız da ve başarabileceklerimiz de koca alemde daha körpe...

Mümkün kılmanın yolculuğuna başlamadan da mümkün olamayacağına kani olduk. Adımız biraz da bu yüzden BİR UMUT.... Şansa bıraktığımızdan, karamsarlığımızdan değil....

Paylaşmaya çalıştığımız meramımıza bağlı kalmaya çalıştık. Daha sahici başlangıçlar içinde olmaya ve gerçekleştirmeye çalıştık. Bizi yönlendiren fikri ise, birlikte olduğumuz insanlar olarak kendi ihtiyaçlarımız ve aynı işyerinde, mahallede, sokakta yaşadığımız insanların yaşadığı sorunlardan hareket ederek başlangıçlar yapmayı önemsedik. Sahici deme gücünü yaşanmışlıktan ve onun farkındalığından aldık. özüm olarak geliştirdiğimiz fikirlerde; birlikte tartışarak ortaklaşmayı, sorunu yaşamayan ama insanlığını unutmamış insanlarla da paylaşabilir kılmayı ve birlikte olmamızı-davranmamızı kendimize de inandırıcı kılmasını önemsedik... Bıkmadan-yılmadan bir araya gelip birbirimizi dinlemek ilk işimizdi...

Hepimizi hepimize karşı yükümlü kılan şey kalbimiz ve vicdanımızdır. Böyle bir ortaklık ve yükümlülük mülk, keyif gibi unsurlarla örtüldüğünde artık uğruna direndiğiniz şey, herkese yani insana ait olmaktan çıkıp bencilce bir gereksinim haline gelir. Böyle bir açgözlülük, vicdanın kabuğu haline gelip insanın amacını bu maddi zenginliklerle belirler. Oysa bizim açgözlülüğümüz, doğal olana,samimi olana, insani olanadır.